
Otobüs sıkışık mı sıkışık. Yağmur yağıyor. Ve kucağınızdaki çocuğunuz soruyor:
“Anne, ben neden doğdum?” Siz kızarıyor, bozarıyor, herkesin size
baktığını, cevabınızı merakla beklediğini düşünüyor ve sadece bir cümleyle
yanıt veriyorsunuz: “Ben ve baban bir çocuk sahibi olmak istedik ve sen
doğdun”.
Evet bir cevap verdiniz. Çocuğunuz da memnun, yeni şeyler keşfetmek üzere etrafına
bakmaya devam ediyor. Beş dakika geçmeden yeni bir soru: “Anne, çocuk sahibi
olmak ne demek?” Siz yavaş yavaş sıkılıyorsunuz ve “şimdi bunların sırası değil,
bak sana ne vereceğim” deyip eline bir gevrek simit parçası veya çantanızı
tutuşturup dikkatini dağıtmaya çalışıyorsunuz. Çocuk devam ediyor: “Anne
neden yağmur yağıyor?”
Biz yetişkinler bu tür zor (!) sorulara yanıt vermek zorunda mıyız, verebilir
miyiz, yanıt vermek istiyor muyuz?
Çocuklar her gün, farklı farklı ortamlarda onlar için bilinmez, anlaşılmaz
nesnelerle, olaylarla karşılaşıyorlar ve onları, önce gözleri, elleri, kulakları
ve daha sonra kelimelerle anlamaya çalışıyorlar. Oysa ki Onlar için bilinmezlerle
dolu dünya biz yetişkinlerin bildiği, tanıdığı bir dünya (mı?),bizim olan biten
her şeyle ilgili bir açıklamamız var (mı?). Onların soruları bizi güldürüyor,
saf, komik ve basit geliyor. Onlara bilmece bulmaca gibi gelen şeyleri açıklayacak
bilimsel, kültürel, tarihsel bilgilere biz yetişkinler sahibiz. Çocukları hayrete
düşüren, kocaman gözlerle izledikleri gökyüzünün maviliği bizi nedense şaşırtmıyor.
Biz yetişkinler şaşkınlığı, hayrete düşmeyi gerimizde bıraktık. Artık saf değiliz,
biz büyüdük.
Peki, çocuklar bizim nicedir bildiklerimize mi şaşırıyorlar? Şaşırma, hayret
etme çocuk saflığının ve bilgisizliğinin bir dışa vuruş biçimi mi?
Çocukların hayreti, şaşkınlığı kendini iki farklı biçimde gösteriyor:
Birincisi, emekleme çağında. Gözlerini aça aça, sesler çıkararak çevrelerindeki
eşyaları, insanları keşfediyorlar. Çevrelerini tanımaya çalışıyor ve kendilerine
bir yol bulmak istiyorlar.
İkincisi daha derin ve ergenliğe kadar uzanıyor. Gerçek olanı, görüneni, bizim
hep bildiğimizi öyle sorular haline getiriyor ve bağlantıları, ilişkileri anlamak
istiyorlar ki bu sefer biz yetişkinler şaşkınlığa düşüp, yeniden düşünmek,
okumak zorunda kalıyoruz. “Diğer gezegenlerde yaratıklar var mı? Saatler neden
hep ileriye gidiyor? Dünya dönmezse ben ayakta durabilir miyim? gibi.
Bu noktada biz yetişkinlerin açıklaması var, çünkü dünyadaki her şeyin bir
düzen içinde yürüdüğünü, her şeyin bir formu olduğunu biliyoruz ve bu nedenle
de bize böyle sorular sorulduğunda hep kesinlikten, sınırlardan, çizgilerden
bahsediyoruz. Oysa ki biz yine insanın olduğu her yerde insanın yanılabileceğini,
hata yapabileceğini ve yanlış tahmin ve tepkilerde bulunabileceğini de biliyoruz.
Filozoflar yüzyıllar önce insanoğlunun önce şaşırdığını -tıpkı çocuklar gibi-
ve daha sonra olaylar, nesneler arasında bağlantıları görmeye başlayıp yeni
olanı keşfettiğini söylediler, yazdılar. Biliyoruz ki doğada ve toplumda o
ana kadar yapılan açıklamalara ikircimli, şüpheli yaklaşım, “gerçek bu
mu?” sorusunun sürekli yinelenmesi, “acaba tam tersi mi?” diye
düşünmek yani şaşırmak, doğal geleni böyle olması gerek diye kabullenmemek
yani tekrar tekrar sorgulamak, hep ilerlemenin motoru olmuş. Tıpkı çocukların
yaptığı gibi.
Devam edelim. Çocuk ilk önce “bu ne, nedir?” sorusunu soruyor. Masadaki tabağı
gösterip “bu ne?” diye sorduğunda yanıtlıyoruz: “bu tabaktır”.
Ona cevap verdik ama çocuk yanıtlandı mı? Sorusunda “bu benim için önemli mi,
neye yarar?” sorusu gizli, değil mi? “Tabak içine yemek konulur ve biz
de yemeğimizi tabaktan yeriz. Ahmet amcanın bahçesindeki kedinin de yemeğini
yediği tabağı var” diyerek ona yanıt vermiş oluruz, çevresinde her gün
gördüğü nesnelerin onun için gerekliliği ve bunları nasıl kullanacağını ona
anlatmış oluruz. Çocuklar ilk önce bir kaşıkla tabak arasındaki farkı, daha
sonraları da düşünen bir insanla düşünmeyen insan arasındaki farkı ancak böyle
anlayabilirler. Ancak biz yetişkinler “ne?” sorusunu yeterince önemsemiyoruz.
Belki soruya cevap veriyor ancak cevabın çocuğun çevresini tanıma, kendine
yön verme yolunda hangi derecede önemli olduğu üzerine düşünmüyoruz.
Gerçi çocuğun her gün gördüğü, kullandığı ve bizim kullandığımız nesnelerle
ilgili bilgi edinmesi kolay ve biz de pek zorlanmıyoruz. Ama “mutluluk
nedir?” diye sorduğunda ona parmağımızla gösterebileceğimiz, gözü ile
görebileceği, koklayıp dokunabileceği bir şey yok çevremizde. Böylesi soyut
kavramları sorduğunda zorlanıyoruz, çoğu kez de “ben de bilmiyorum” demek geliyor
içimizden. Ama bir düşünelim: belki mutluluk fiziksel ve psikolojik doyum mu,
bireyin veya bir toplumun hoşnutluğu mu veya yaşanan, hatırlanan, amaç edilen
bir yaşam noktası mı gibi çeşitli biçimlerde ve bina taşları gibi yükselen
sorularla ve açıklamalarla çocuğa ifade edilebilir. Ve belki de her sorunun
yanıtı yeni bir soruyu doğururken sonuçta açıklamalar, ifadeler havada, açıkta
da kalabilir. Çocuk sonuçta hiç bir şey öğrenmediğini, kafasının karıştığını
hisseder ve hatta şöyle de diyebilir: “Ben hiç bir şey anlamadım. Bir de amcama
sorayım.”
Uzmanlar böylesi bizim için de zor olan sorularda çocuğa baştan aktarmamız
gereken mesajların var olduğunu belirtiyorlar.
Bu sorularla ilgili hazır paket cevaplar yok. Kanıtlar verilemez.
Doğru yanıtı belki de bulamayacağız.
Belki sadece bir anlaşmaya varabiliriz. Bu anlam senin için önemli olabilir
ama benim için değil.
Her zaman hızlı doğru bir yanıt bulmak mümkün değil.
Yetişkinler de her şeyi bilemez. Onların da cevaplarını bildikleri ve bilmedikleri
sorular var. İstersen birlikte öğretmenine, ağabeyine, teyzene danışalım gibi.
Esas olan ve çocuk için önemli olan ve bizden beklediği onun sorularını her
zaman dinlemeye hazır olduğumuzu ve birlikte yanıt aramak için yanında olduğumuzu
bilmesi ve hissetmesi, değil mi?
Sosyal Pedagog Macide Serpemen
Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Koordinatörlüğü